Ana içeriğe atla

KADIN / Bölüm 1

Bir Psikoloğun günlüğü'nün devam yazılarını yayınlamadan önce içimde aylardır olan bir hikayeyi kaleme almak istedim ve bu seri aksama olmaksızın gelecek. Bu gün birinci bölümü sizlerle, keyifli okumalar. 

Okurken Özgür Baba'dan Çay Taşı isimli eseri dinlemenizi öneririm.



Ayaklarına batan çalı çırpıyı toplamaktan vazgeçtiğinde yolun yarısına gelmişti, buraya gelmeden önce tahmin ettiğinden daha sıcak ve daha kurak bir hava karşılamıştı onu. Biraz nem diye geçirdi içinden, biraz nem olsa diye dua edeceğini hiç sanmazdı.
Büyük umutlarla gelmişti bu kasabaya ya da büyük umutları kendisi düşlemişti ortada umut etmesini sağlayacak hiçbir durum yokken.  Hastaydı, doktorlar aksini söylese bile öleceğini hissediyordu artık bu yüzden bütün eşyalarını hatta hayallerini toplayıp bir bavula tıktı ve annesinden ona yadigar kalan anneannesinin yanına yerleşti.
Geç bile kaldığını düşündü kasabaya doğru ilerleyen, o her çukurda paramparça olacakmış hissi veren otobüste giderken.
Neden bir tek ölüm birleştirir insanları diye düşündü, en yakını bile olsa söz konusu,  dünyanın sunduğu nefretin, kinin, tartışmaların, acıların üstesinden neden geçmiş güzel günler, mutluluklar, birbirine bakan bir çift göz ve belki hastalık bile değil de neden ölüm tekrar bir araya getirir insanları.
Bir araya gelen insanlar içinde ise asıl kahramanlardan en az biri olmazken üstelik. Bu hataya kendisinin de düştüğünü fark etti ve doldu gözleri.
Yıllar sonra ilk kez en azından anne ve babasını kaybettikten sonra yalnızlığa nasıl alışacağını düşünürken bu kadar ağlamaklı bulmuştu kendini ki o zaman bu süre çok kısa sürmüştü. Kendisi bile şaşırmıştı buna.
Aslında onların yokluğuna alışmaya başlaması değildi kısa süren, onların yokluğuna ömür boyu alışamayacağını biliyordu. Kısa süren şey güçlü olmayı öğrenmesi hatta güçlü olmasıydı.
Her şey o kadar ani olmuştu ki boş bir beyaz duvara boş gözlerle bakarken görmüştü sanki bütün geleceğini, çekeceği acıları, mutlulukları, dostlukları, kayıpları ve hatta ölümü. Fakat aynı duvara bakarken bu dünyanın kendisine ait olduğunu ilk defa o zaman hissetti istediği her şeyi yapabileceğini hatta yaptırabileceğini.
İçinde gizli bir sandık vardı ve o duvara bakan gözleri yıllar sonra o sandığın anahtarını o duvarın yanında bulmuştu.
Karşılaştığı yıkımların hemen hemen hepsine, -düşünce dizlerinin yarası kabuk bağlayana kadar ağlaması bitmeyen çocuklar kadar ağlayan- o insan gitmiş, bir anda her türlü mutluluğa ve acıya set kurmuş bir insan gelmişti.
Bu set gaddarlık dolu sevimsiz bir set değildi asla.
Bu set istediği hayatı yaşamasını sağlayacak bir setti, o kadar güçlü kurdu ki bu seti aynı hafta işinden istifa etmiş, varını yoğunu satmış, tedavisi için kullandığı tüm ilaçları çöpe atmış ve anneannesinin kasabasına gitmek üzere bir bilet almışken bulmuştu kendini.
Geldiğinde kasabanın çok değiştiğini fark etti, belki de öyle sandı. Zaten en fazla iki kere gelmişti bu kasabaya oda çok eskiden. Anneannesinin evini hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyordu bile ama ayakları onu götürmüştü.
Kapıyı çaldığında bir süre ses çıkmaması kalbinin hızla çarpmasına sebep oldu fakat sonra içerden gelen ayak sesleri korkusunu bastırdı ve kapı açıldığında karşılaştığı yüz korkunun bir anda mutluluğa dönüşmesini sağladı.
Yaşlanmış olduğu halde o kadar güzel gözler gördü ki karşısında, yanaklarından dudaklarına kadar bütün yüzünü kaplayan çizgilerin içinden sanki çocuk kahkahaları yükseliyordu kadının. Ellerine sarılıp öptüğünde burnuna gelen soğan kokusu bile bir an olsun rahatsız etmemişti onu, tekrar kaldırıp baktığında alelade örtülmüş başından dışarı sarkan uçları kınalı beyazlamış saçlarına dokundu, bir saman çöpü kadar sert olan bu saçlar o ana kadar dokunduğu en yumuşak saçlardı sanki.  Tekrar eğilip öptü anneannesinin ellerini.
Yüzünü kaldırdığında tekrar yüz yüze geldiler, kadının o çok kısa süren önce tanımayan fakat daha sonra tanıyarak parıldayan gözleri, birden gülümseyerek kocaman açılan ağzı bu gün bile aklından gitmiyordu. Öyle sıkı sarılmıştı ki kadın torununa, kemiklerinin acıdığını hissetmişti. O yaşta bir kadın için oldukça güçlü diye düşündü ama sonraki günler anlamıştı ki o an sadece sevincin verdiği bir güçle ve hatta aşkla kucaklamıştı onu.
Eve girdiklerinde evin hemen hemen hiçbir eşyasının değişmediğini fark etti, dedesinin oturduğu koltuk bile hala aynı yerdeydi, gözleri onu da aradı ama göremeyince ya kahvehanededir ya da yine mezarlıkları geziyordur diye düşündü. Emin olup olmamakla birlikte eskiden beri dedesinin bu alışkanlığının olduğunu düşündü, hatta ufakken ona neden mezarlıkları ziyaret ettiğini, tanımadığı insanların bile mezarlarını neden temizlediğini sorduğunda, buralar bizim evimiz diye cevap vermişti adam, ‘’Henüz hayatta olsak bile buralar bizim evimiz, sen hiç kirli bir evde oturmak ister misin evlat ? Burası benim, senin ve yaşayan herkesin bir gün istese bile terk edemeyeceği yuvaları olacak bunu sakın unutma, ve eğer nefes alırken kalbin kadar buraları da temiz tutarsan o yuvadan asla ayrılmak istemezsin‘’
O zamanda çok anlam verememişti buna şimdi de veremiyordu, fakat daha anlam verememe fikri aklına gelir gelmez, annesi ve babası düştü hatırına. “Belki de benim yüzümden evleri kirlidir şimdi, ben hiç mezar temizlemedim ki.”
Belki kalbini bile temizlemeye o denli özen göstermemişti.
Bu düşünceler gözlerini tam dolduracakken mutfaktan elinde çaylarla gelen anneannesine yardım etmek için ayağa kalktı.
Çaylarını alıp oturduklarında kadının hareket ederken yorulduğunu fark etti.
Aniden dönüp : “Artık buradayım anneanne, hiç gitmeyi düşünmüyorum. Biliyorum sana sormadım ama eğer soracak kadar bile beklesem vazgeçerim diye korktum, hem seni, dedemi çok özledim. Varımı yoğumu sattım, her şeyim sizin, bende sizinim. Size yardım etmeye yanınızda ölmeye geldim.” Bunu söylediği anda anneannesinin hastalığından haberi olmadığını hatırladı. Dudaklarını ısırıp kadının gözlerine baktığında üzüldüğünü belli etmeyen gözlerle karşılaştı. Elbette yavrum dedi kadın, “sen benim evladımdan yadigarsın, her şeyimiz senin.”
Sesindeki tedirginlik rahatsız etmişti ama daha o sormadan kadın cümleye devam etmek istercesine ağzını açtı ki o sırada üst kattan aşağı merdivenlerden inen hızlı ayak sesleri kadının ağzının kapanmasına sebep oldu.
Merdivenin açıldığı kapıya baktığında dedesini gördü, hala çok uzun ve kalıplıydı. Çok sevdiği bıyıkları yoktu artık ve gözleri sanki biraz boş bakıyordu.
Fakat bunlar sonradan düşündükçe aklına gelen ayrıntılardı aslında.
Yavaşça ayağa kalktı çünkü adam içeri girmeyip ona biraz düşmanca biraz da sıcak bakıyordu, anlam verememişti ve ayağa kalkması bittiğinde ‘’Dede’’ diye seslendi kapıda ki adama.
Hayatından böylesine taş kesildiği bir an daha var mıydı? Anne ve babasının kaybına bile bu kadar şaşırmış mıydı? Aldığı cevap karşısında ona kalbinin derinliklerindeki o sandığın anahtarını veren beyaz duvar yıkılmıştı sanki…
Karşısındakinin ‘’Dede’’ dediğini duyan adam boş gözlerle ve ağlamaklı bir gözle sordu:

‘’Bana oyuncak arabalardan mı getirdi bu abla ?’’

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yaşar Kemal'in Teneke İsimli Tiyatro Oyunu / İnceleme

Evet sevgili dostlar bugün sizlere bir oyun incelemesi yazmak istedim, keyifli okumalar ; Oyun aynı isimli romandan uyarlanmış ve romanın yazarı asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal’dir. Ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden  Van’dan sürülmesiyle 1926 yılında Osmaniye’nin Kadirli ilçesinde doğmuştur.  1943 yılında ilk kitabını yayımlayan Yaşar Kemal incelememize konu olan Teneke eserini 1955 yılında kaleme almış, 1965 yılında oyunlaştırmıştır. 1966'da İlhan İskender Armağanı ile Ankara Sanatseverler Derneği Ödülü'nü kazandırmıştır.                                     Teneke romanı aynı zamanda yazara esin kaynağı olan, hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Adana’da geçmektedir. Çiftçi olan babasını henüz beş yaşındayken kaybeden ve bir kaza sonucu yine o yaşlarda bir gözünü kaybeden Yaşar Kemal ailesine yardım etmek için Adana’da pamuk çiftliklerinde ırga...

ÖLÜMSÜZLÜĞÜ BULAN ADAM !

Bugün sizlere Isaac Christin Novak'ın hikayesinde bahsedeceğim.  Dünyaya geldikten hemen sonra bebekler ağlamaya başlarlar, ya bu dünyanın nasıl boktan olduklarını bildikleri içindir ya da doğar doğmaz yavaş yavaş ölmeye başladıkları için. Bir süre sonra bu fikre alışarak ağlamaları kesilir fakat herkes bu fikre alışmaz ve ölmemek üzere yaşamaya başlar. İnsan bilimsel olarak kalbi durduğu zaman ölür fakat asıl ölüm ismini son bilen, seni son hatırlayan kişi dünyadan gittiğinde olur. O zaman bu dünyaya hiç gelmemiş olursun, çünkü kimsenin seni hatırlamaması senin var olmadığına bir kanıttır. Sanatçılar ve siyasiler çoğunlukla bu açığı kapatırlar, çünkü onlar kolay kolay unutulmazlar ve ölümsüzlüğü bir nebze gerçekleştirirler. Peki ya gerçekten ölümsüz olmak mümkün mü? Binlerce yıldır insanlar bunun araştırmasını yaptılar, dünya üzerinde inanılan neredeyse bütün dinler ölümden sonra tekrar yaşamın olacağını söylerler fakat bulunduğumuz dünyada ölümsüzlüğün...

Devam Et Yurttaş !

Buz gibi toprak ayaklarına değdikçe irkildi ama aynı doğrultuda durmadan rahatlıyordu. Bir toprak neden bu kadar soğuk olur diye düşündü, nasıl olabileceğini bildiği için nedenleri sorgulamaya başlamıştı. 2 sene önce kardeşinin dakikalarca çırpınarak can verdiği topraktı bu, sıcak olmasını bekleyemezdi, buz gibi soğuktu toprak o bedeninin üstünde can verişine kızmış gibi ısınmayı reddediyordu. Sadece bir kısmı hariç. Kardeşinin kanının aktığı o bölge, sanki alev alev, cehennem ateşinden farksız bir şekilde yakıyordu ayaklarını. Belki buz gibi olmayı toprak istemiyordu, toprağın bütün sıcaklığını oraya çeken o kandan dolayı öyleydi, bilmiyordu. 14 yaşında bir çocuk öldü bu topraklarda, öldürüldü, can verdi, canı alındı. Nasıl olduğunu biliyordu, nedenini sorguladı yine. Neden? Sorgulama bile yapılmamıştı, bir tek bakışta suçu sabit görüldü ve öldürüldü. Daha fazla düşünmesine engel olan kol saatinin çalması oldu, yaklaşık 10 ay önce yürürlü...